İnsan bazı soruları sadece tarih öğrenmek için sormaz; o sorular, bugünü anlamaya, yaşanan çatışmaların ve duyguların kökenine inmeye yarar. “İsrail kurulmadan önce hangi devletler vardı?” sorusu da böyle bir soru. Bu soruyu sorarken çoğu insanın zihninde sadece siyasi sınırlar değil; adalet, aidiyet, kayıp, umut ve belirsizlik gibi duygular da dolaşır. Toplumsal yapıların bireylerle nasıl iç içe geçtiğini anlamaya çalışan biri olarak, bu yazıda geçmişi soğuk bir kronolojiye indirgemeden; insanları, gündelik hayatları, normları ve güç ilişkilerini merkeze alarak düşünmeye çalışıyorum.
İsrail Kurulmadan Önce Hangi Devletler Vardı? Temel Kavramlar
“Devlet”, modern anlamıyla sınırları net, egemenliği tanımlı ve uluslararası sistemde tanınan bir yapı olarak düşünülür. Ancak İsrail’in 1948’de kuruluşundan önce bu coğrafyada hâkim olan siyasal düzen, bugünkü ulus-devlet anlayışından oldukça farklıydı. Bu nedenle “İsrail kurulmadan önce hangi devletler vardı?” sorusunu yanıtlarken, imparatorluklar, manda yönetimleri ve yerel toplumsal yapılar arasında ayrım yapmak gerekir.
Bu topraklar, uzun yüzyıllar boyunca Osmanlı İmparatorluğu’nun bir parçasıydı. Osmanlı sonrası dönemde ise kısa süreli ve kırılgan bir şekilde Britanya Mandası yönetimi altında kaldı. Yani İsrail’den önce bölgede modern anlamda bağımsız bir Filistin devleti yoktu; fakat bu durum, burada örgütlü bir toplum, yerleşik kültürel pratikler ve güçlü toplumsal bağlar olmadığı anlamına da gelmez.
Osmanlı İmparatorluğu Dönemi: Çok Katmanlı Bir Toplumsal Yapı
Millet Sistemi ve Toplumsal Normlar
Osmanlı İmparatorluğu, Filistin topraklarını 1517’den I. Dünya Savaşı’na kadar yönetti. Bu dönemde devlet, dini cemaatleri “millet” sistemi üzerinden tanımlıyordu. Müslümanlar, Hristiyanlar ve Yahudiler aynı siyasi yapı içinde, farklı hukuki ve toplumsal düzenlemelerle yaşamlarını sürdürüyordu.
Bu sistem, bugünün eşit yurttaşlık anlayışından uzak olsa da, dönemin koşullarında birlikte yaşam pratikleri üretmişti. Toplumsal normlar, dini kimlikler üzerinden şekilleniyor; mahalleler, ibadet alanları ve gündelik ilişkiler bu çok katmanlı yapıyı yansıtıyordu.
Cinsiyet Rolleri ve Gündelik Hayat
Osmanlı Filistin’inde cinsiyet rolleri, hem dini hem kültürel normlarla belirleniyordu. Kadınlar çoğunlukla özel alanla ilişkilendirilirken, erkekler kamusal alanın görünür aktörleriydi. Ancak saha araştırmaları ve arşiv çalışmaları, kadınların tarım, zanaat ve ticaretin belirli alanlarında aktif roller üstlendiğini de gösterir. Bu görünmez emek, toplumsal yapının sürdürülebilirliği açısından kritikti.
Britanya Mandası Dönemi: Güç İlişkilerinin Yeniden Kurulması
Manda Yönetimi ve Siyasal Dönüşüm
I. Dünya Savaşı’nın ardından Osmanlı’nın bölgeden çekilmesiyle, Filistin toprakları 1920’den itibaren Britanya Mandası altına girdi. Bu dönem, sadece bir yönetim değişikliği değil; toplumsal dengelerin köklü biçimde sarsıldığı bir süreçti.
Britanya, bir yandan yerel Arap nüfusu yönetmeye çalışırken, diğer yandan Siyonist hareketi destekleyen politikalar izledi. 1917 Balfour Deklarasyonu, Yahudi halkı için “ulusal yurt” vaadini gündeme getirerek güç ilişkilerini derinden etkiledi.
Göç, Demografi ve eşitsizlik
Bu dönemde Avrupa’dan artan Yahudi göçleri, demografik yapıyı hızla değiştirdi. Toprak satın alımları, ekonomik kaynaklara erişimde ciddi eşitsizlikler yarattı. Sosyolojik çalışmalar, bu eşitsizliklerin sadece ekonomik değil; sembolik ve psikolojik düzeyde de derin yarılmalar oluşturduğunu ortaya koyar.
Arap köylüler için toprak, sadece bir üretim aracı değil; kimliğin ve aidiyetin temel unsuruydu. Toprağın el değiştirmesi, bireylerin kendilerini değersiz ve dışlanmış hissetmelerine yol açtı. Bu, ilerleyen yıllarda toplumsal çatışmaların zeminini hazırladı.
Kültürel Pratikler ve Kimlik İnşası
Birlikte Yaşamdan Ayrışmaya
Osmanlı döneminde görece iç içe geçmiş kültürel pratikler, manda döneminde giderek ayrıştı. Okullar, sendikalar, siyasi örgütlenmeler etnik ve dini çizgiler boyunca bölünmeye başladı. Bu durum, “biz” ve “onlar” ayrımını keskinleştirdi.
Antropolojik saha çalışmalarında, yaşlı Filistinlilerin manda öncesi dönemi anlatırken kullandıkları dil dikkat çekicidir: “Birlikte yaşardık” ifadesi, kaybedilen bir toplumsal uyum hissini yansıtır. Bu anlatılar, resmi tarih kitaplarında yer almayan duygusal hafızayı görünür kılar.
Kimlik, Travma ve Hafıza
Kimlik, sadece hukuki statülerle değil; yaşanan deneyimlerle şekillenir. Zorunlu göçler, şiddet olayları ve belirsizlik, hem Filistinli hem Yahudi topluluklar için derin travmalar yarattı. Sosyologların vurguladığı gibi, bu travmalar kuşaktan kuşağa aktarılarak kolektif hafızanın parçası haline geldi.
İsrail’in Kuruluşu ve Toplumsal adalet Tartışmaları
1948 ve Sonrası
1948’de İsrail Devleti’nin ilanı, uluslararası hukuk açısından yeni bir devletin doğuşu olarak kabul edildi. Ancak aynı tarih, Filistinliler için “Nakba” yani büyük felaket olarak anılır. Yaklaşık 700 bin Filistinlinin yerinden edilmesi, Toplumsal adalet tartışmalarının merkezinde yer alır.
Bu noktada sosyolojik analiz, taraflardan birini mutlak doğru ya da yanlış ilan etmekten ziyade; güç ilişkilerini, yapısal eşitsizlikleri ve tarihsel süreçleri anlamaya odaklanır.
Güncel Akademik Tartışmalar
Güncel literatürde, İsrail-Filistin meselesi post-kolonyal teori, çatışma sosyolojisi ve insan hakları perspektifleriyle ele alınır. Birçok araştırmacı, sorunun sadece iki halk arasındaki bir anlaşmazlık değil; küresel güç dengeleri ve tarihsel sömürgecilik pratikleriyle bağlantılı olduğunu vurgular.
Farklı Perspektifler ve Kişisel Gözlemler
Bu coğrafyayı düşünürken, haritalardan çok insanların yüzleri geliyor aklıma. Saha notlarında sıkça rastlanan küçük ayrıntılar —bir evin anahtarı, terk edilmiş bir zeytin ağacı, duvarda asılı eski bir fotoğraf— büyük politik anlatılardan daha sarsıcı olabiliyor. Devletler değişiyor, sınırlar çiziliyor; ama gündelik hayatın kırılganlığı çoğu zaman gözden kaçıyor.
Sonuç Yerine: Sorularla Düşünmeye Davet
“İsrail kurulmadan önce hangi devletler vardı?” sorusu, bizi Osmanlı İmparatorluğu’ndan Britanya Mandası’na, oradan da günümüz çatışmalarına uzanan karmaşık bir toplumsal sürece götürüyor. Bu süreçte devletlerden çok, insanların deneyimleri belirleyici oluyor. Toplumsal adalet, eşitsizlik, kimlik ve hafıza gibi kavramlar, bu hikâyenin merkezinde yer alıyor.
Peki sen bu tarihi okurken hangi duyguları hissediyorsun? Aidiyet, kayıp ya da adalet kavramları senin için ne ifade ediyor? Kendi toplumunda benzer güç ilişkileri ve eşitsizlikler gözlemliyor musun? Bu sorulara vereceğin cevaplar, sadece bu coğrafyayı değil; kendi sosyolojik deneyimini de yeniden düşünmene yardımcı olabilir.